Hoşgeldiniz...

Günaydın dünya...
Hoşçakal dünya, tekrar aricam seni...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

kime niyet kime kısmet

"hazırlıklara başladık..."

hassirleaa...
sıçayım sizin saçma, bağnaz inancınıza..
sıçayım sizin aleviliğinize...
sıçayım islamiyetinize...
sıçayım sizin sevgi anlayışınıza...
sıçayım sizin insanlığınıza...

9 Temmuz 2012 Pazartesi

kime dokunsa ellerim,
bir yalnızlık tutkusu kaplar bedenimi..
ve ne zaman sen aklıma düşsen
-ki onca nefret etmelere rağmen-
bir burukluk kaplar içimi...

6 Mayıs 2012 Pazar

bilenlere selam olsun...

eksilmesin dudağından gülüşün,
eksilse yaşamından güneş...
kendine iyi bak,
düşünme...
aşksa bitti,
gülse hiç dermedik...
susalım karşılıklı...

7 Ekim 2011 Cuma

sana dokunurken ellerim, tenin beni örterken sevgiyle...

sarılmak güzel şey, sevmediğim insanların kokusu, teni; kış ortasında sahte bir baharı yaşamak gibi...beklenmedik, manasız... oysa sevgiyle kucaklamak... sevgiliyi hissetmek... o koku... o doku... beklenmedik aşk, bul yine...
eskişehir'de deniz olsa yerleşmek isterdim.. bu arada eskişehir'in kızlar: çok güzelsiniz lan..!

kurtulmuş istanbul

bok vardı istanbulu kurtaracak.. ağzına sıçtınız lan trafiğin.. başbakan olayım, tüm kutlamaları iptal edicem.. herkes otursun evinde, tombala oynasın, mandalin yesin.

30 Eylül 2011 Cuma

...lades...

bugün 30 eylül 2011

25 Eylül 2011 Pazar

miş'li geçmişte sorunlar saklanır...


bugün yine tam buradaydım.. fotoğrafın çekildiği tarih: 29 Ekim 2008, 16:04... değişen pek bir şey yok oralarda.. eski martıların yerini yenileri almış.. daha sakinler sanki.. daha azlar.. belki başka bir yerde, başka bir aşkın görüntüsünü oluşturuyorlardır kim bilir.. ya da onlar da değişmişlerdir, değiştirmek istemişlerdir mekanları... geçmiş ne garip bir şey.. fotoğraf da öyle.. kıpırtısız.. sakin.. yaşandığı andaki mutluğu yalanlarlar hep yıllar sonra bakıldıklarında, sahte bir mutluluklarmış gibi.. avunmak belki de bu... en küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü... karga kuşları da vardı yine.. belki onlar aynılarıydı.. hani onlar uzun süre yaşarlarmış ya.. güneş battıktan sonra, üşüyerek vapur saatini beklediğim o deniz kenarı selamladı yine beni.. her seferinde farklı köşesine oturduğum betondan rıhtıma gülümseyerek baktım ben de.. tek dostumuz yakamozlar...

ve şimdi;

içim kıpır kıpır, deniz kıpırtısız....



5 Eylül 2011 Pazartesi

meğer ki

meğer;
sen benim hayatımda
değer verdiğim
en değersiz
insanmışsın...
ben mi şaşırmadım,
sen mi şaşırtmamış oldun,
bilemedim...
bilemediğim çok şey var şu hayatta,
bazı şeyler vardır,
bilinemez,
zordur anlamak, kafan basmaz,
yeterince düşünemezsin üzerinde...
bilinebilitesi yoktur...
ya da bazen bilmek istemezsin,
hani içinden bi yerinden bilirsin de aslında,
ki hep böyle olmuştur
bunun sebebi her şeyin kötüsünün düşünüp
bütün olasılıkları hesaba katıp
boktan bir şey olduğunda
ben biliyordum böyle olacağını demesidir insanın
aslında sadece kafasında kurduğu ihtimallerden biridir o
işte sen,
eğer birisi benim hayatımı yazdıysa daha önceden,
onun kafasında kurduğu en kötü ihtimallerden biri olmalısın...

29 Ağustos 2011 Pazartesi

herkesin o kadar çok anlatacak şeyi vardı ki,
kimsenin dinlemeye gücü kalmamıştı...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

tanrı

bir tanrı olmasını dilerdim,
seni affetmemesini dileyecek olduğum...

23 Ağustos 2011 Salı

seni kimler aldı

sıralayacak bir iyi niyetim kalmadı artık,
dediği gibi şairin
kalbimde yok bile kinim sana...
seni kaybettiğime yanmıyorum..
bir kazanç değildin ki...
sadece yine haklı çıktım...
"senden bunu beklemezdim"
diyebileceğim bir güven,
bir sevgi yaşamış olmayı dilerdim
ama.......
üzülmedim desem doğru değil,
ama diyorum ya hani hep bu teknoloji diye,
teknolojinin olmadığı bir çağda karşılaşsak
ne kadar farklı olurdu...
mesela facebook (!)

22 Ağustos 2011 Pazartesi

seni kimler aldı

vay be...
ne günlere kaldık...
ne tuhaf şeyler oluyor şu dünyada...

27 Temmuz 2011 Çarşamba

ölmek bile, kendilerine böyle bir görev verilenlerin işidir. kendine oyunlar buldun, başkalarının katılıp katılmadığına aldırmadığın oyunlar. herkesi yargıladın bu oyunlarda. bu arada beni de yargıladın, bana da haksızlık ettin. ben de bir oyun yazsam, sonunda haklı çıkmak için kendini öldürdüğünü söylesem...

25 Haziran 2011 Cumartesi

odamda geçmişten kalma birkaç hatıra,
dokunmaya kıyamadığım...
bir diş fırçası mesela, sarı renkte...
ona en son sen dokundun...
dokunulmuşluğun izlerini silmemek adına
dokunamıyorum hiç ona...
ki dokunmak bütün olmanın kelamı...
he,
bir de kurumuş bir çiçekten arta kalan
sarımtrak bir parşömen kağıdı,
üzerinde bir notla, 1 ekim 2010 tarihli...

sevmiyorum kadıköy sokaklarını,
hiç sevmemiştim de
şimdi daha bi sevmiyorum...
seni bana yabancılaştıramayan tek yer...
tıpkı o sarı diş fırçası
ya da
o parşömen gibi,
dokun sinmiş sanki o sokaklara...
keşke biraz daha yetişkin olabilseymişiz...
bütün gecikmelerim seni hatırlatıyor...

3 Haziran 2011 Cuma

ramak

evet evet,
tam kelime bu işte...
ramak...
ramak kaldı artık...
kafayı yemeye,
katil olmaya,
çıldırmaya...
çıldırasıya yakıp yıkmaya...
ne yaptım ki ben
bu siktiğimin dünyasına...
zor da olsa,
huzurla kendime bir gelecek kurmaya çalışırken,
çomak sokuyorlar götüme başıma...
ramak kaldı dedim ya...
hayattan alacaklıyken,
borçlu başlatıyorlar beni...

31 Mayıs 2011 Salı

Aşık olmakla sevmek arasındaki farkı sormuşlar.
Cevaplamış Şems:
"Senin baktığına herkes bakar; ama senin onda görebildiğini herkes göremez.
Herkes aşık olabilir; ama hiçkimse senin gibi sevemez.
Tek fark sensin..
Seni özel kılan; sevdiğin değil, sevgin".

13 Mayıs 2011 Cuma

olamaz mı, olabilir...

bir film bir insanın ağzına ne kadar sıçabilirse,
işte o kadar sıçtı...
bir insan ankara'dan ne kadar nefret ederse,
işte o ölçüde sevdirdi...
ruhlar tesadüfü sever demiştim sana,
bilmem hatırlar mısın,
bir de kitabını vermiştim...
ürkek, utangaç bi şekilde,
arasında ahşap bir kolye ile...
ben o sahnenin hangi oyuncusuydum bilemedim...
şu anda aklımda olan tek şey,
evden çıkıp,
haydarpaşa'dan ankara'ya giden ilk trene atlamak...
ama bunu bile yapamıyorum biliyor musun...
hep bir şeyler engel oldu, oluyor...
yarını düşünmeden yaşamayı özledim...
hergün tonlarca hesap yapmadan,
cebimi kontrol etmeden yaşamayı...
belki böyle olması gerekiyor...
belki başka bir tesadüf için,
belki doğru bir zaman için,
bekliyorum, bekletiliyorum...
olamaz mı,
olabilir...

7 Mayıs 2011 Cumartesi

anlatamıyorum.. anlatamıyorum.. artık ağlayamıyorum...

dün seni gördüm yine...
yıkıldım...
öylesine yaşlı ve öylesine zayıftın ki...
yaşlı bir ağaç gibi tepkisiz...
dayanıp güç aldığım adam yoktu artık...
öyle çaresizdi ki bakışların...
öyle suskun...
ve öyle taşlaşmış ki kalbim...
öyle tahammülü kalmamış ki bir gram daha üzüntüye...
ama artık dayanamıyorum
kimselere anlamatamadığım hüzünlerin içinde kayboluyorum...
biliyor musun,
bugün ölsen belki bu kadar üzülmem...
ne kadar acı...
açlık kokuyordu ağzın...
bu nasıl bir duygudur kimseye anlatamam...
bir yerde mutluyken,
hatta bir şey yerken bile
kendini suçlu hissetmenin acısı...
üzülmekten başka bir şey gelemiyor ki elimden...
içim titriyor...
dolduğu zaman gözlerim,
rüzgardandır diyorum...
artık yeter lütfen...
sihirli bir el dokunsun artık...
lütfen..
nerelere nasıl yeteceğimi bilemez halde,
herkesin bana ihtiyacı var,
herkes benimle gurur duyuyor,
ama sanki hiç kimsem yok...

6 Mayıs 2011 Cuma

aşk

bence bir erkek için,
'aşk nedir sence'
sorusuna verilebilecek en anlamlı yanıt:
-ki bu bir bayan arkadaşımın sorusuna verdiğim bir yanıttı
ve beni anlayabilmiş olmasından dolayı çok mutluyum-

''insanın, en kaba tabiri ile 'boşaldıktan sonra'dahi
yanında olmasını istediği, elini tutup sarılmak istediği
insana karşı beslediği duygudur...''

şehvet, anlık bir duygu, bir hayal, salt bir arzu,
kısa bir mastürbasyon değildir aşk...

günümüzde öyle bel altına vurulmuş ki ilişkiler,
aşk bir cinsellik ürünü değildir,
tam tersi cinsellik aşk'la anlamlıdır...

bekleyin, beklemesini bilin...
elbet anlamı olacaktır topladığınız taşların...

huzur

merak ediyorum da,
acaba özlediğim şey
senin elini tutup huzur duymak mı,
yoksa huzur duyacağım bir sevgilinin
elini tutmak mı?